İçeriğe atla

gelişmiş ülkeler

Hayırlı bir “re-coupling”…

Hollanda Ekonomik Analiz Bürosu noel tatiline girmeden önce Ekim ayı küresel sanayi üretimi ve ticaret verilerini yayınladı. Kendileri sağolsunlar çok geniş bir ülke setinden verileri alıyorlar ve fiyat etkilerinden falan arındırıp muntazam bir şekilde toplulaştırıyorlar. Küresel analiz yapanlara tavsiye ederiz. Biz de bu yazı için gelişmiş ülkelerdeki sanayi üretimi (büyüme vekili – proxy ) ile gelişmekte olan ülkelerde ihracat eğilimlerini karşılaştırıyoruz.

Grafikte görebildiğiniz gibi gelişmiş ülkelerdeki sanayi üretimi ile gelişmekte olan ülkelerin bir sonraki aydaki ihracatı arasında güçlü bir ilişki var. Biraz daha dikkatli bakarsak küresel krize kadar gelişmekte olan ülke ihracatının gelişmiş ülke sanayi üretiminden daha hızlı arttığını ve krizin ardından iki seri birbirine yaklaştığını görebiliyoruz. Aslında bu ilişkinin zaman içerisindeki değişimini görmek için hareketli korelasyon iyi bir çözüm olabilir.

Grafiğin sol yarısı bize krizden önceki yıllarda gelişmekte olan ülkelerin artık gelişmiş ülkelere bağımlılığının azalarak kendi ayakları üzerinde durabildiği iddiasını özetleyen “ayrışma-decoupling hikayesini hatırlattı. O dönemde gelişmiş ülkelerdeki büyüme bir miktar yavaşlasa da gelişmekte olan ülkeler -Çin başta olmak üzere- güçlü bir şekilde büyümeye devam ediyordu. Tabi küresel kriz bu hikayenin çöpe gitmesine neden oldu ve gelişmekte olan ülkelerin ihracaatı gelişmiş ülkelerin sanayi üretimine yeniden sıkıca bağlandı.

2011 sonundaki kısa süreli bir dalışı saymazsak 2012 sonbaharına kadar süren bu bağlılık sonra hızla ve sert bir şekilde kopuyor. Bunda Çin’de henüz başlamış olan kontrollü yavaşlama sürecinin hem bu ülke ihracatını hem de diğer gelişmekte olan ülkelerden yaptığı ithalatı düşürmesinin etkili olduğunuz düşünüyoruz. Maalesef Hollanda’lılar bizim aksimize henüz gelişmekte olan ülkeleri Çin hariç hesaplamıyorlar. Biz de bu eğilimi göstermek için Çin’in dış ticaret verisini kullanacağız.

Hikayenin bu yazıya ilham olan kısmı ise 2015’ten sonrasını kapsıyor. Çin’deki yavaşlamanın ve dış ticaretindeki düşüşün dip yapmaya başlamasıyla birlikte GÜ sanayi üretimi ve GOÜ ihracatı arasındaki korelasyonun yeniden pozitif bölgeye dönmesi ve giderek güçlenmesi dikkat çekici. Önümüzdeki yılda özellikle ABD’de artan büyüme beklentileri göz önüne alındığı zaman yeniden güçlenen ilişki, 2012 yılından bu yana ihracatın artış hızı %0-%5 arasında yatay seyreden gelişmekte olan ülkelerin ihracatı ve dolayısıyla büyümesi açısından güzel bir haber. Yani bu durum gelişmekte olan ülkeler için hayırlı bir yeniden eşleşme-recoupling manasına gelebilir. Ocak ayının ilk yarısında IMF’nin güncellenmiş büyüme tahminleri geldiği zaman buraya bir de tablo ekleriz. Ayrıca Çin’deki ihracat ve ithalatın da yavaş yavaş yukarı dönmeye başladığına da dikkat çekmek istiyoruz.

Sonuçta eğer küresel ekonomiye ilişkin aşağı yönlü riskler kontrol altında tutulabilirse, 2017 gelişmekte olan ülkeler için iyi bir yıl olabilir.

Gelişmekte Olan Ülkelerin Dramı: “Anne biz hep fakir mi olacağız?”

Ekonomi literatüründe “orta gelir tuzağı” diye bir şey olduğu malumunuz. Buna göre az gelirli ülkeler başta ucuz işgücü ve demografik etkenlerin katkısıyla rahat bir şekilde orta gelir grubuna geçebilmektedir. Ancak özellikle verimlilik artışını daha da artıracak reformların eksikliğinde ülkeler buradan yüksek gelir grubuna çıkmakta zorlanmaktadır. Bunun üzerine geçenlerde gelişmiş ve gelişmekte olan ülkeler arasındaki makasın belki de hiç kapanamayacağına ilişkin bir şeyler okuyunca da konuyu biraz eşelemeye karar verdik.

Öncelikle tanımsal bazı şeylere değinmek gerekiyor. Gelişmiş (advanced veya developed veya high-income) ve gelişmekte olan (emerging veya developing veya low&middle income) ülkeler, farklı kuruluşlar tarafından farklı şekilde gruplandırılıyorlar. Örneğin IMF’nin “gelişmekte olan ülkeler” grubunda 152 ülke bulunurken, Dünya Bankası’nın buna denk düşen düşük ve orta gelir grubunda tanımladığı ülke sayısı 139’da kalıyor. Zaten daha önce de değindiğimiz gibi artık “gelişmiş” ve “gelişmekte olan ülke” tanımları bile çok genel bulunmakta ve eleştirilmektedir. Ayrıca “gelişmişlik” tanımının sadece milli gelir gibi ekonomik göstergeler üzerinden yapılması da giderek geçerliliğini yitirmeye başladı. Nitekim Dünya Bankası da bu yıldan itibaren “gelişmiş” ve “gelişmekte olan ülkeler” tanımlarını demode oldukları gerekçesiyle terkettiğini açıkladı. Ülke gruplandırmaları konusuna gelecekteki yazılarımızda tekrar değineceğiz.

Gelişmekte olan bir ülkenin ne zaman gelişmiş ülke grubuna dahil olduğuna ilişkin ölçülebilir pek fazla gösterge bulunmamaktadır. Eldeki az sayıdaki göstergeden şu an için en geniş kabul göreni sanıyoruz ki Dünya Bankası’nın “düşük” “orta” ve “yüksek” gelir grubu sınıflandırması. 1987 yılında başlatılan bu sınıflandırmada ilk olarak yüksek gelir grubuna; kişi başı milli geliri (alıştığımız GSYİH/GDP yerine GNI-Gross National Income olarak ölçülüyor) 6000 doları geçen ülkeler dahil edilmiştir. Başlangıçta G-5 (ABD, Japonya, Almanya, İngiltere ve Fransa); 2001’den bu yana ise G-3 (ABD, Japonya ve Euro Bölgesi) ortalama enflasyon oranına göre güncellenen rakam 2015 yılında 12,475 dolar olarak belirlenmiştir. İlk grafiğimizde yüksek gelir grubu sınırını IMF’nin enflasyon tahminleri yardımıyla 2021 yılına kadar taşıdık.

yuksek-gelir-grubu-siniri

Zengin (!) olmak için hedefimizi belirlediğimize göre gelişmekte olan ülkelerin (Dünya Bankası tanımına göre üst-orta gelir grubu) performansına bakabiliriz. Aşağıdaki grafiğe bakıldığı zaman gelişim sürecinin belirgin bir şekilde ikiye ayrıldığını görmekteyiz. 1987-2001 arasındaki birinci dönemde neredeyse yatay bir hareket var ve gelişmekte olan ülkeler, gelişmiş ülkelere yakınsama konusunda oldukça beceriksiz. 2001 sonrası başlayan ikinci dönemde ise tersi şekilde -2008 krizinin bile durduramadığı- gerçek bir başarı hikayesi  görüyoruz. Gelişmekte olan ülkelerin bu dönemdeki performansı birkaç etkene bağlanabilir; (1) Çin’in Dünya Ticaret Örgütü’ne katılmasıyla küresel ekonomiye hızla entegre olması, (2) dünya ekonomisinin 2002-2007 arasında yaşadığı hızlı büyümenin yayılması ve (3) emtia fiyatlarındaki artışların son iki yıla kadar petrol ve diğer hammadde ihracatçısı ülkeleri ihya etmesi. Burada Çin’in küresel ticaret dinamiklerini yeniden tanımlaması bir defaya mahsus bir etkendi ve doğal ömrünü tamamladı sayılır (yine bir başka yazı konusu).

gelismekte-olan-ulkelerin-yakinsamasi

Ancak bu yakınsama yukarıda bahsedilen etkenlerin pozitif katkılarının ortadan kalkmaya başlamasıyla son yıllarda yavaşlamaya başlıyor ve 2015 yılında 1999’dan bu yana ilk defa gelişmekte olan ülkeler arayı kapatamıyor. Tabi burada yukarıdaki etkenlerin kaybolmasının yanı sıra Brezilya ve Rusya gibi büyük ülkelerin içinde bulunduğu krizlerin de etkisi var. Diğer yandan 2015’teki zayıf performansın, yüksek gelir sınırının son 2014 ve 2015 yıllarında gerilemesine rağmen gerçekleşmesi çok da iyi bir haber değil.

Yine de bu noktada sadece bir yıllık veriye bakarak karamsarlığa kapılmak pek mümkün değil (ki fakir yazarınız her zaman bardağın dolu tarafını görür). Teoride gelişmekte olan ülkelerin daha yüksek büyüme hızlarıyla gelişmiş ülkelerle farkı eninde sonunda kapatmasını bekliyoruz. Peki son eğilimler bu yönde mi bakalım. Bunun için gelişmiş ve gelişmiş ülkelerin toplam GSYİH (IMF) ve kişi başı milli gelir (Dünya Bankası) artış hızlarındaki farka başvuruyoruz. 1967 yılına kadar giden sıradaki grafiğimizin 2010 yılına kadar olan ilk kısmı bir önceki grafiği teyit eder nitelikte; 2001 yılına kadar toplamda net gelişme çok sınırlı, sonrasında hızlı bir yakınsama görüyoruz. 2011-15 yılları arasında ise sert bir düşüş dikkat çekiyor.

imf-ve-dunya-bankasi

2016-2021 arası IMF tahminler gelişmiş ve gelişmekte olan ülkeler arasındaki yakınsamanın bir miktar toparlanmakla birlikte 2000-2010 arası dönemdeki gücüne ulaşamayacağını gösteriyor. Dahası burada IMF tahmininin sadece ekonomik büyüme üzerine olduğunu ve gelişmekte olan ülkelerde nüfus artış hızının daha hızlı seyretmesi nedeniyle kişi başı milli gelirdeki yakınsamanın daha düşük seyredeceğini önemle vurgulamak gerekiyor. Grafikte dikkatinizi çektiyse Dünya Bankası’nın kişi başı milli gelir farkı nadir istisnalar dışında IMF’nin GSYİH büyüme farkının altında kalmış durumda.

Aslında bu eğilim birkaç yıldır kendisini hissettiriyordu ve gelişmekte olan ülkelerin gündeminde “yapısal reformlar” giderek üst sıralara tırmanmış durumda. Ancak bu defa bahsedilen yapısal reformlar geçmişteki kadar kolay değil ve bu nedenle orta-gelir tuzağına düşülmesinin ana sebeplerinden birisi. 1990-2002 arasında neredeyse her yıl bir kriz yaşamış olan ülkeler, kurumlarını ve mali sistemlerini güçkendirecek reformları hızlı bir şekilde gerçekleştirmiş ve bunun da ödülünü 2008 krizinden daha az hasarla kurtularak almışlardı. Bu defa ise yapısal reformlar eğitim, istihdam piyasası ve teknoloji gibi verimlilik artışını gerektiren adımlar. Ancak bunlar genellikle uzun vadeli kazanımlar için kısa vadeli sıkıntılar manasına geldiği için hükümetler tarafından pek tercih edilmiyor. 10-15 yılında hayır duası alabilmek için bir sonraki seçimlerde iktidarı kaybetmeyi göz alacak siyasetçi bulmak kolay değil.

Yazıyı bağlayacak olursak; gelişmekte olan ülkeler için zor bir dönem başlıyor. Gelişmiş ülkeleri ekonomik olarak yakalamak istiyorlarsa önce onlar kadar verimli olmaları gerekiyor. Konjonktürel olarak desteklenmedikleri yıllarda bu adımları atmak ise hiç kolay değil. Sezercik bir süre daha fakir kalacak gibi…