İçeriğe atla

nuridervis tarafından yazılmış tüm yazılar - 3. sayfa

Hayırlı bir “re-coupling”…

Hollanda Ekonomik Analiz Bürosu noel tatiline girmeden önce Ekim ayı küresel sanayi üretimi ve ticaret verilerini yayınladı. Kendileri sağolsunlar çok geniş bir ülke setinden verileri alıyorlar ve fiyat etkilerinden falan arındırıp muntazam bir şekilde toplulaştırıyorlar. Küresel analiz yapanlara tavsiye ederiz. Biz de bu yazı için gelişmiş ülkelerdeki sanayi üretimi (büyüme vekili – proxy ) ile gelişmekte olan ülkelerde ihracat eğilimlerini karşılaştırıyoruz.

Grafikte görebildiğiniz gibi gelişmiş ülkelerdeki sanayi üretimi ile gelişmekte olan ülkelerin bir sonraki aydaki ihracatı arasında güçlü bir ilişki var. Biraz daha dikkatli bakarsak küresel krize kadar gelişmekte olan ülke ihracatının gelişmiş ülke sanayi üretiminden daha hızlı arttığını ve krizin ardından iki seri birbirine yaklaştığını görebiliyoruz. Aslında bu ilişkinin zaman içerisindeki değişimini görmek için hareketli korelasyon iyi bir çözüm olabilir.

Grafiğin sol yarısı bize krizden önceki yıllarda gelişmekte olan ülkelerin artık gelişmiş ülkelere bağımlılığının azalarak kendi ayakları üzerinde durabildiği iddiasını özetleyen “ayrışma-decoupling hikayesini hatırlattı. O dönemde gelişmiş ülkelerdeki büyüme bir miktar yavaşlasa da gelişmekte olan ülkeler -Çin başta olmak üzere- güçlü bir şekilde büyümeye devam ediyordu. Tabi küresel kriz bu hikayenin çöpe gitmesine neden oldu ve gelişmekte olan ülkelerin ihracaatı gelişmiş ülkelerin sanayi üretimine yeniden sıkıca bağlandı.

2011 sonundaki kısa süreli bir dalışı saymazsak 2012 sonbaharına kadar süren bu bağlılık sonra hızla ve sert bir şekilde kopuyor. Bunda Çin’de henüz başlamış olan kontrollü yavaşlama sürecinin hem bu ülke ihracatını hem de diğer gelişmekte olan ülkelerden yaptığı ithalatı düşürmesinin etkili olduğunuz düşünüyoruz. Maalesef Hollanda’lılar bizim aksimize henüz gelişmekte olan ülkeleri Çin hariç hesaplamıyorlar. Biz de bu eğilimi göstermek için Çin’in dış ticaret verisini kullanacağız.

Hikayenin bu yazıya ilham olan kısmı ise 2015’ten sonrasını kapsıyor. Çin’deki yavaşlamanın ve dış ticaretindeki düşüşün dip yapmaya başlamasıyla birlikte GÜ sanayi üretimi ve GOÜ ihracatı arasındaki korelasyonun yeniden pozitif bölgeye dönmesi ve giderek güçlenmesi dikkat çekici. Önümüzdeki yılda özellikle ABD’de artan büyüme beklentileri göz önüne alındığı zaman yeniden güçlenen ilişki, 2012 yılından bu yana ihracatın artış hızı %0-%5 arasında yatay seyreden gelişmekte olan ülkelerin ihracatı ve dolayısıyla büyümesi açısından güzel bir haber. Yani bu durum gelişmekte olan ülkeler için hayırlı bir yeniden eşleşme-recoupling manasına gelebilir. Ocak ayının ilk yarısında IMF’nin güncellenmiş büyüme tahminleri geldiği zaman buraya bir de tablo ekleriz. Ayrıca Çin’deki ihracat ve ithalatın da yavaş yavaş yukarı dönmeye başladığına da dikkat çekmek istiyoruz.

Sonuçta eğer küresel ekonomiye ilişkin aşağı yönlü riskler kontrol altında tutulabilirse, 2017 gelişmekte olan ülkeler için iyi bir yıl olabilir.

CHN-101: Çin Ekonomik Verileri

İki hafta önce Çin Ulusal İstatistik Bürosu (NBS) Başkanı , yerel yönetimlerin özellikle büyüme verisinde tahrifat yaptığını ve bu konuda soruşturmaların devam ettiğini açıkladı. Rakamlardaki usûlsüzlükler Çin ekonomik verilerine ait sorunların sadece birisi. Aşağıya buyrun…

Neredeyse bir kıta büyüklüğünde ve dünya nüfusunun %20’sinden fazlasını barındıran gelişmekte olan bir ülkede sağlıklı bir şekilde istatistik toplamanın zorluğu anlaşılabiliyor. Bunun üzerine ekonomik hedeflerin tutturulması konusunda takıntılı, merkezi planlamaya dayanan bir hükümeti de koyalım. Hatta bu hükümet -birkaç yıl öncesine kadar- yerel yöneticilerin Komünist Parti içerisinde yükselmelerini bölgelerindeki ekonomik büyümeye bağlamış olsun. Sonuçta Çin’deki büyüme verileri üzerinde geçmişten bu yana bir şüphe bulutu gezinir. Hatta bu şüpheler son yıllarda ekonomik yavaşlamanın hiç bir oynaklık göstermeden gerçekleşiyor olmasıyla giderek artıyor. Diğer ekonomik verileri kullanarak Çin’deki “gerçek” büyüme hızını %4’e kadar düşük hesaplayan analistler var. Çin’deki alternatif büyüme tahminlerine daha sonra döneceğiz.

Doğrusu bu şüpheler de Çinli yetkililer tarafından zaman zaman körüklenmektedir. Bunların en ünlüsü; günümüzün Başbakan’ı Li Keqiang’ın wikileaks aracılığıyla dünyaya yayılan sözleri oldu.  Kendisi 2007 yılında Kuzey Doğu’daki Liaoning eyaletinden sorumlu Komünist Parti Sekreteri’yken, dönemin ABD büyükelçisine büyüme verilerini “sadece referans için kullanılabilecek insan yapısı rakamlar” olduğunu söylemişti.

Wikileaks’e göre Li bununla da kalmamış ve kendisinin ekonominin gerçek eğilimlerini takip etmek için; (1) elektrik tüketimi, (2) demiryolu taşıma hacimleri ve (3) kredi büyümesine baktığını söylemişti. Piyasaların da bu verilere atlayarak bugün Li Keqiang Endeksi (kısaca LKI) olarak bilinen sentetik göstergeyi yaratması da uzun sürmedi. İşin ilginci, NBS Başkanının açıklamalarının aslında yerel yönetimlerdeki büyüme verileri ortalamasının giderek ülke geneli için açıklanan toplu veriye oldukça yaklaştığı bir dönemde gelmiş olması (bkz. grafik). Bu durumu iyimser bakışla yerel yönetimlerin hileli verilere giderek daha az başvurduğu şeklinde yorumlayabilirdik. Ama bu yazıya konu haberden anladığımız kadarıyla yerel yönetimler büyüme verilerini hükümet hedefine yaklaştırmak için hile yapıyor galiba…


Verilerin genellikle merkezi yönetimi memnun edecek şekilde “sabunlanması” genelde kabul edilmiş bir gerçek olmasa da Çin’i takip eden herkesin aklının bir köşesinde durur. Ama yukarıda bahsettiğimiz gibi bu durum Çin ekonomik verilerini yorumlamayı zorlaştıran tek etken değildir. Mesela makro düzeyden birazcık aşağıya indikçe aynı konuda birden fazla (bazen çok fazla) veriye ulaşmak ve hatta bu verilere göre kendi tezlerinize göre sonuçlar çıkartmanız bile mümkündür. Ayrıca kendiniz Çince bilmiyorsanız, veri kaynağınızın çevirisine ve veri tanımına güvenmek zorundasınız. Mesela aşağıdaki grafiğe bir bakalım. Shanghai’daki konut fiyatlarına ilişkin birçok farklı kaynaktan alınan verileri bir araya getirdik. Soru şu; Shanghai’da konut fiyatları 2010  yılından bu yana artmış ama ne kadar artmış…?

Durun daha bitmedi… Komünizmle yönetilen (ya da yönetilmiş) diğer ülkelerde de karşımıza çıkan ve işleri zorlaştıran iki veri raporlama yöntemi daha var.  Bunlardan daha kolay olanı aylık ya da yıllık % değişim serilerinin ‘Bir Önceki Dönem=100’ şeklinde açıklanması. Mesela bir önceki yıla göre %2.5 artmış bir veri bu gösterimde 102.5 olarak karşımıza çıkıyor. Tamam, excelde yeni bir sütun açıp bütün BÖD serisinden 100 çıkartmak çocuk oyuncağı ama yine de angarya işte.

Ayrıca bir de aylık ya da çeyreklik verilerin “yılbaşından itibaren birikimli” açıklanma hikayesi var ki daha büyük  angarya.  Bu tür veriyi -Türkiye de dahil- başka ülkelerde de görürüz ama bu ülkeler çoğunlukla aynı veriyi aylık veya çeyreklik de açıklama nezaketini gösterirler.

Örneğin her ay sanayi üretimi ve perakende satışlarla birlikte açıklanan sabit yatırımlardaki yıllık % değişim verisi herhangi bir ay için yılbaşından itibaren birikimli rakamlar için açıklanır. Bu birikimli veriyi, aylık hâle çevirmek kolaydır da bunu reel hâle getirmek biraz emek ister. Çoğunlukla da diğer analistler ve biz bu iş için uğraşmak yerine artık doğrudan NBS’nin açıkladığı yıllık % değişim verisini kullanıyoruz.

Yukarıda gördüğünüz büyüme grafiği buna başka bir örnektir. Çin’de eyaletler bazında yıllık % değişim verisi sadece yılbaşından itibaren birikimli GSYİH serisi için açıklanıyor. Biz de mecburen ülkenin tamamı için açıklanan büyüme verisinin de benzer versiyonunu kullandık.

Bu arada bu “yılbaşından itibaren birikimli” (year to date=YTD) kısaltması bizde bir çeşit mesleki deformasyon yaratmış. Ekonomi ve finans ile ilgili sitelerdeki yorumlarda yazan YTD (yatırım tavsiyesi değildir) uyarısını biz ilk anda hep yılbaşından itibaren birikimli olarak anlıyoruz.

Çin ekonomik verileri için en büyük kabus ise takvim etkileridir. Bunların da en önemlisi Çin takvimine göre yeni yıldır. Bütün memleketin bir hafta boyunca tatile girdiği (çoğu işçinin de yıllık iznini ekleyerek uzattığı) Çin yeni yılı tatili bizim kullandığımız takvime göre yıllar itibariyle Ocak ayının ikinci yarısı ve Şubat ayının ilk yarısı arasında gidip gelir. Bu da ekonomik verilerde -özellikle de yıllık % değişim hesaplanırken- henüz hiç kimsenin çözmeyi beceremediği sapmalar yaratır. Bakınız: ihracat ve ithalat verileri. Her yılın Ocak ve Şubat ayında görülen zıplamalar sanki bir kalp grafiğine bakıyormuşuz gibi hissettiriyor.

NBS de çözümsüz kalmış olmalı ki sanayi üretimi, perakende satışlar ve sabit yatırımlar gibi reel ekonominin önemli verilerini yılın ilk iki ayı için bileşik yayınlar. E tabi bu da her yıl için 11 gözlem demek ve mesela sanayi üretimi (11 gözlem) ve ihracat (12 gözlem) verilerini bir arada incelemek isterseniz bir sorun yaratır. Fakir yazarınız eksik aylık gözlem için ya Ocak-Şubat bileşik verisini her iki ay için tekrarlar ya da Aralık ve Ocak-Şubat verisinin ortalamasını alıp Ocak ayına yazar. Artık hangisi daha yumuşak bir geçiş sağlıyorsa…

Son olarak da Çin’de zaman zaman hükümet kararları da ekonomik verileri çok etkiler. Örneğin Pekin’de düzenlenen olimpiyatlar ya da G20 Liderler Zirvesi öncesinde şehirdeki hava kirliliğinin azalması için çevre fabrikaların en az 15 gün topluca kapatılması mümkündür. Ya da mesela ekonomiye destek verilmesi için kamu yatırımları yılbaşında öyle bir artar ki sabit yatırımların yıllık artış hızı Aralık ayında %20’lerdeyken Ocak-Şubat’ta %50’nin üzerine fırlayabilir.

Biz yukarıda anlattığımız bu takvim etkilerinin yarattığı sorunların çözümü için genellikle hareketli ortalamaları kullanıyoruz.

Bütün bu yazdıklarımızdan çıkacak sonuç: Çin’de özellikle aylık olarak açıklanan verilerdeki oynamalarını kafaya takmak yerine genel eğilimlere bakmanın daha doğru olduğunu düşünüyoruz.

Sizce de istatistik kelimesinin Çince karşılığı “shit” gibi görünmüyor mu..?  

Siyasi Bir Yazı: Çin’de Tarih Tekerrür Edecek mi..?

Birkaç yıl önce okuduğumuz Çin Tarihi (Ray Huang / özeti) kitabının milattan sonraki tarihi bölümünde ilgi çekici bir detay vardı. Tarih boyunca Çin’in yönetimini ele geçiren birden fazla hanedan benzer bir sorunla karşı karşıya gelmiş ve bu sorun bazılarının sonunu bile getirmişti. Bahsettiğimiz şey; başlangıçta oldukça etkin bir şekilde kurulmuş olan bürokrasi sisteminin zaman içerisinde çok fazla şişmesi…

Bunda başlıca etken Çin’in coğrafi büyüklüğü gibi görünüyor. İlk başta basit bir şekilde kurulan merkezî sistem, ülkenin farklı yerlerinde ortaya çıkan ihtiyaçları karşılamak için istinaî durumlar nedeniyle giderek karmaşıklaşıyor ve bir süre sonra işler yürümez hâle geliyor. Giderek karmaşıklaşan sistem aynı zamanda bu sistemi yürütmek için daha fazla kamu görevlisinin istihdam edilmesiyle şiştikçe şişiyor. Sonuçta halk ayaklanmaları başlıyor ve işler hanedanın yıkılmasına kadar gidiyor. Biz bu durumu içine taşıyamayacağı kadar çok malzeme tıkılmış bir sandviçe benzetmeyi seviyoruz. Ekmek çoğunlukla (ve genellikle alt taraftan) patlıyor.

Çin Tarihi kitabından ayrılıp günümüze gelmeden önce, bu makaleden sonra meraklanıp, kitabı okumaya niyetlenenlere çok önemli bir tavsiye: Kitapta çok fazla isim var ve bunlar bizim alıştığımız isimlerin aksine birbirine çok benzeyen tek hecelerden oluşuyor. Bu isimleri takip etmek -hele de kitap ilerleyip çoğaldıkça- giderek zorlaşıyor ve anlamayı zorlaştırıyor. Bir süre sonra olayları düşünmekten çok “İmparator Li hangisiydi.? General Qing bu hanedanda mıydı.?” gibi karmaşıklıklarla mücadele etmek zorunda kalıyorsunuz. Bu nedenle kitabı okuyacaksanız, elinizde minik bir defter almanızı ve isimleri not etmenizi ısrarla tavsiye ediyoruz.

Son haftalarda Çin Devlet Başkanı Xi Jinping’in Komünist Parti’deki yolsuzluklarla mücadelesiyle ilgili haberler yeniden artmaya başlayınca yukarıda anlattığımız tarih aklımıza geldi. Bu haberlerden önce, Komünist Parti’nin Ekim ayı sonunda yapılan ve ana konusu “Parti içi sıkı disiplin ve denetim” olan 6. Oturumu (*) sonucunda Xi Jinping’in Komünist Parti’nin “öz” lideri (**) olarak ilan edildiğini belirtmek gerek. Bunun ardından, şimdiye kadar yurtdışında gösterdiği güçlü imaj ve yolsuzluklarla mücadelesi nedeniyle halk desteği yüksek olan Xi için eskiden Çin imparatorları için kullanılan ve Komünist Parti tarafından sosyal medyada yeniden yayılması engellenmeye çalışılan “güçlü amca” lakabı yayıldı.

Bu gelişmenin ardından yeniden canlanan yolsuzlukla mücadele haberlerinden kısaca örnekler verecek olursak; yolsuzluk suçlamalarından yurtdışına kaçan kişilerin iadesi için diğer ülkelere başvurulması ve bu kişilere yönelik olabilecek yasadışı sermaye akımlarının engellenmesi ve Adalet Bakanlığı’nda bir üst düzey yetkilinin yolsuzluk suçlamaları nedeniyle soruşturma geçirmesi. Diğer yandan Xi’nin yolsuzlukla mücadelesinin aslında Komünist Parti içerisindeki rakip grupları güçsüzleştirmek amacı taşıdığını ileri sürenler de var.

Aslında Xi Jinping, göreve gelmesinin ardından yolsuzlukla mücadeleyi en önde gelen hedeflerinden birisi olarak belirlemişti. Hatta 2013 yılında kamu görevlilerinin yolsuzluk soruşturmasından korkmaları nedeniyle daha önce çeşitli resmî tatiller (yeni yıl, bahar bayramı vs.) nedeniyle aldıkları hediyeleri artık istememeleri, tüketim harcamalarının o dönemde düşmesinin sebeplerinden birisi olarak gösterilmişti. Ancak aradan geçen yaklaşık 4 yıla rağmen yolsuzlukla mücadele henüz bitmiş değil. Hatta Çin’deki yolsuzluk üzerine yazılmış kitaplardan birisinde, devletin ekonomi üzerindeki hakimiyeti sürdükçe yolsuzluğa karşı mücadelenin kazanılamayacağı savunuluyor.

Bunun başka bir kanaldan örneğini, 18. Meclis’in bir diğer önceliği olan KİT reformunun yavaş ilerleyişinde de görüyoruz. KİT’ler Çin’in ekonomik mucizesinin temel yapıtaşı olurken ayrıca 2008 krizinde ve bu sene olduğu gibi hükümetin ekonomiye ivme kazandırmak için başvurduğu ilk silah olma rolünü oynadı. Ancak bu arada hem merkezi ve/veya yerel yönetimlerle hem de kamunun kontrolündeki bankacılık sektörüyle fazlasıyla iç içe girmiş görünüyorlar. Bu nedenle, uluslararası basından takip ettiğimiz kadarıyla özellikle kârlılığı giderek düşen bazı KİT’lerin tasfiye edilmesi siyaset ve bürokrasi içerisindeki çıkar grupları tarafından engellenmeye çalışılıyor. Bir yandan da KİT’lerin güçlü bir ekonomik araç olmasının da Çin’de temel bir düşünce olduğu ve bunun terkedilemeyeceğini ileri sürenler de var. Bir anlamda geçmişte bürokraside görülen şişkinliğin yarattığına benzer bir tıkanma sanki.

Sonuç olarak geçmişte olduğu gibi Çin sandviçinde bir sorun var gibi. Ancak bu defa sorun malzemenin fazla şişmesinin yanı sıra yukarıdaki ekmekle de içiçe girmiş olması.  Diğer yandan alttaki ekmeği oluşturan halk da son 35 yılda tarihin en büyük kalkınmasından bir şekilde payını aldığı için şimdilik hâlinden memnun. Ama uluslar kalkındıkça hukuk, demokrasi ve daha iyi yönetim beklentisine girdiğini de biliyoruz. Komünist Parti’nin bekasına çok önem veren “güçlü amca” Xi’nin önümüzdeki dönemde neler yapacağını dikkatle izlemek gerekiyor.

 

(*): Çin’de yönetim yapısının işleyişi biraz karmaşıktır. Ülke yönetimi Komünist Parti tarafından belirlenen ve Meclis (Kongre) adı verilen gruplar tarafından10 yıllık dönemler boyunca yürütülmektedir. Şu anda yönetimde olan 18. Meclis, 2012 Kasım ayında yapılan ilk Oturum ile seçilmiş ve Şubat 2013’te yapılan ikinci Oturum ile göreve başlamıştır. Sonrasında her yıl Ekim ayının son haftasında yapılan yıllık oturumların altıncısı 24-28 Ekim arasında yapılmıştır. Ekim 2017’de yapılacak yedinci oturum, 18. Meclis’in görev süresinin yarısına denk geldiği ve hükümette önemli değişikliklerin yapılabileceği bir toplantı olması nedeniyle en önemli ara oturum olarak beklenmektedir.

(**): Ekonomik veriler için neyse de dünyanın en güçlü adamlarından birisine “core” kelimesinin karşılığı olarak “çekirdek” demek hiç hoş olmadı.

FED’in Faiz Artırımlarını Kimler Takip Edebilir..?

…ve FED faizleri bir kez daha artırdı. Dahası, 2017 için iki yerine üç artırım daha yapılabileceğinin sinyalini verdi. Bu kararın üzerine bir hafta geçtikten sonra ahkam kesmek artık çok lüzumsuz olacak. Bunun yerine bu faiz artırımlarından etkilenmesi beklenen gelişmekte olan ülkelerde merkez bankalarının FED’in faiz artırımlarını ne kadar takip edebilecekleri üzerine kalem oynatmayı tercih ediyoruz.

FED’in faiz artırımı en basit hâliyle ABD’de uzun vadeli tahvillerin de yükselmesine neden olarak, çoğunlukla gelişmekte olan ülkelerdeki sıcak paranın güvenli liman olarak bilinen bu piyasalara akması manasına geliyor. Yani bu parayı ülkesinde tutmak isteyen ülkelerin, başta faiz artırımları olmak üzere yatırımcıları daha fazla cezbetmesi gerekiyor. Aksi takdirde sermaye çıkışları önce döviz kurunda sonra enflasyonda artış son olarak da büyümedeki yavaşlama olarak kötü bir döngüye dönüşme riski yaratacak. Bu nedenle yazının başlığındaki sorunun öncüsü olarak: “FED’in faiz artırımlarını kimler takip etmek zorunda kalacak..?” diye sormak gerekiyor.

Bu soruyu cevaplamak için gelişmekte olan ülkelerin dış finansman ihtiyacına bakıyoruz. Bunun için de seçtiğimiz 17 ülkeyi en sıklıkla kullanılan göstergelerden ikisi olan cari işlemler dengesi ve net uluslararası yatırım pozisyonu açısından inceliyoruz.

Yukarıdaki grafikte yeşil bölgede olan ülkeler hem cari işlemler hem de finansal yatırımlar açısından dış finansman ihtiyacı içerisinde değil aksine dünyaya tasarruf ihraç ediyorlar. Bu nedenle FED’in faiz artırımları bu ülkede sermaye çıkışları açısından daha az risk taşıyor. Grafiğin güney batısındaki kırmızı alan ise hem cari işlemler açığı veren hem de net dış yatırım pozisyonu negatif olan ülkelere ev sahipliği yapıyor ve dolayısıyla bu ülkelerin dış finansman ihtiyaçları yüksek. Buna göre merkezden en uzaktaki Türkiye ve Kolombiya  FED’in faiz artırımları karşısında en fazla risk altındaki ülkeler. Başka bir ifadeyle bu iki ülke FED’in faiz artırımlarını en ciddi şekilde takip etmesi gereken örnekler.

Peki bu yazıda incelediğimiz 17 ülkenin FED’in faiz artırımlarını takip edecek manevra alanları ne kadar büyük? Bunun için de 2017 yılı için (1) büyüme tahminleri ekonomik potansiyelin neresinde ve (2) enflasyon oranları hedeflerin ne kadar altında veya üstünde sorularını soracağız. Enflasyon kısmı kolaydı ama büyüme için biraz çalışmak gerekti. Ülkelerin potansiyel büyüme hızı için IMF WEO Database’den aldığımız 1980-2021 arası verileri HP filtresinden geçirdik ve 2017 yılı için elde ettiğimiz potansiyel büyüme hızını büyüme tahmininden çıkardık. Sonuçlar aşağıdaki grafikte…

Bir önceki grafiğe benzer şekilde burada da kırmızı ve yeşil bölgeler tanımladık. Kırmızı bölgelerdeki ülkelerde büyüme potansiyelinin, enflasyon ise hedefinin altında olacağı için faiz artırımları için manevra alanlarının çok sınırlı görünüyor. Ama burada bulunan Çin ve Şili de bölgenin sınırlarına oldukça yakın olduğu için bu ülkelerin manevra alanı dar demekten çekiniyoruz. Diğer yandan yeşil bölgedeki ülkeler ise potansiyelin üzerinde büyüme hızları ve hedefin üzerindeki enflasyon oranlarıyla parasal sıkılaşma için yeterli manera alanına sahip. Tabi burada Brezilya ve Rusya’nın içinde bulundukları mevcut ekonomik krizler nedeniyle faiz artırımlarında göründükleri kadar rahat olmayacağını vurgulamak gerekiyor. Bu iki bölge dışında kalan ülkelerde ise FED’in faiz artırımlarını takip etme kapasitesi büyüme-enflasyon ödünleşmesinin hangi tarafa doğru kayacağına bağlı ki yazının son paragrafında Batman’in imdadına Robin yetişiyor.

Yazıyı sonlandırmadan önce Türkiye’nin de sahip olduğu bir avantajı da resme katmak istedik. İkinci grafiğe göre büyümenin düşük olmasından dolayı faizleri artırmakta tereddüt edebilecek ülkelerin merkez bankalarının yardımına maliye politikası koşabilir ve büyümeyi destekleyebilir. Bunun için de son olarak kamu borcu/GSYİH oranlarının yardımıyla 17 ülkenin maliye poltikasındaki manevra alanlarına bakıyoruz. Burada gelişmekte olan ülkeler için geçmişten beri bildiğimiz eşik değerini olan %60’ı kullanabiliriz. Nitekim daha yakın tarihli çalışmalarda da bu oran genel olarak teyit edilmiş durumda. Tabloyu okumak sanırız kolay olacak: ne kadar yeşil o kadar geniş manevra alanı…

FED’in faiz arıtırmları ve gelişmekte olan ülkelerdeki yansımaları konusuna tekrar döneceğiz…

Kasım ayı verileri: Giderek daha iyiye doğru…

13 Aralık 2016

Bugün iç piyasaya ait üç önemli veri olan sanayi üretimi, perakende satışlar ve sabit yatırımlara ait Kasım ayı verileri açıklandı. Özellikle iç tüketime ilişkin en önemli aylık veri olan perakende satışların piyasa beklentilerini epey aşması hem Çin hem de küresel ekonomi için iyi haber. Sanayi üretimi beklentileri bir tık aşarken, sabit yatırımlar ise tam da beklentiler düzeyinde geldi.

Çin sanayi üretimi sabit yatırımlar perakende satışlar
Grafikte gördüğümüz gibi sanayi üretimi ve perakende satışlar hemen hemen son 1.5 senedir belirli düzeylerde aheste seyirler tutturmuş durumdalar. Zaten bu iki göstergenin yataya yakın seyri de sürekli olarak ‘Çin ekonomisinin dip noktaya ulaştığı’ şeklinde yorumlanıyor. Google’da “China economy bottoming out” diye aradığınız zaman 2015 yılı sonbaharından bu yana hemen her ayda web’e düşmüş bir sonuç bulabiliyorsunuz.

Artık  herkesin dikkati sabit yatırımlara odaklanmış durumda. Yukarıdaki grafikte görülebileceği üzere bu yılın ilk yarısında sert bir düşüşe giren sabit yatırımlar  Temmuz ayından itibaren yatay bir seyir tutturdu. Bunun en büyük nedeni ise bir aşağıdaki grafik. Muhtemelen başka yerlerde de görmüşsünüzdür çünkü bu grafik Çin ekonomisinin kısa ve uzun vadeli geleceği için kilit öneme sahip. Özel sektör (kamu dışı) yatırımları Temmuz ayında dip yaptıktan sonra yavaş yavaş toparlanıyor.

çin sabit yatırımlar kamu özelMeraklısı için 2016 yılında görülen anormalliği kısaca anlatalım. Aslında Çin’in ekonomik dönüşümünde temel hedeflerden birisi sabit yatırımların ağırlığının kamudan özel sektöre aktarılmasıydı. Nitekim verilerin kamu ve özel olarak ayrıldığı 2004 yılından bu yana özel sektörün toplam yatırımlar içerisindeki payının -küresel krizin hissedildiği 2008-2009 yılları hariç- sürekli yükselerek %65’e kadar ulaştığını görüyoruz. Ancak 2016 yılının ilk aylarında ekonomik belirsizlikler, yüksek borç birikimi ve piyasalardaki çalkantılar gibi etkenlerle özel sektör yatırımlarında sert bir yavaşlama meydana geldi. Bu durumun ekonomik büyümeye yansımaması için de hükümet hızlı bir şekilde devreye girerek altyapı ağırlıklı kamu yatırımlarını artırdı.

sabit yatırımların kamu özel dağılımı yüzde

Özel sektör yatırımlarının ekonomi içerisinde geldiği nokta bundan sonrası için ekonominin hem kısa hem de uzun vadede sağlığı için çok önemli. Aslında sabit yatırımların 1994’ten bu yana seyrinde bir döngüsellik var ki bu döngüyü Excel vasıtasıyla basit bir polinom denklemle bile ortaya koyabiliyoruz. Ancak bu döngüsellik 2012 yılından bu yana beklenmedik bir şekilde yukarı yerine aşağı yönde kırılıyor gibi. Bu durumun da enflasyon verilerinde değindiğimiz ve ÜFE’nin söz konusu 23 yılın en uzun deflasyon dönemine denk gelmesinin tesadüf olmadığı görüşündeyiz. Bu nedenle ÜFE’deki deflasyonun sona ermesini çok önemli bir gelişme olarak görüyoruz.

sabit yatırımların döngüleri

Sonuç olarak Çin’de ekonomik görünüm her ay biraz daha iyiye gidiyor. Nitekim piyasalarda da bugünkü verilerle birlikte Merkez Bankası’nın bir sonraki para politikası adımının gevşeme değil sıkılaşma yönünde olacağı konuşulmaya başlandı.

Çin’den Trump’a Bir Mesaj mı Var.?

Çin resmî haber ajansı Xinhua’da okuduğumuz bir haber takvime işlenmiş bir hatırlatma gibiydi. Komünist Parti Merkez Komitesi (veya Yürütme Komitesi de diyebiliriz), 2017 yılı ekonomi politikalarının tartışıldığı yıllık toplantısını gerçekleştirmiş. Demek ki Aralık ayının ilk yarısındayız. Birkaç gün içerisinde de Yıllık Ekonomi Çalıştay’ı yapılır heralde.

Çin hakkında çok tecrübe sahibi değilseniz haberi ilk okuduğunuzda “vay vay, adamlar neler yapmaya niyetli” diye düşünmüş olabilirsiniz. Ama itiraf edelim; bu ülkeyi 15 senedir takip ettikten sonra, bu haberin ilk yarısı bizde ilk anda hiç bir tepki yaratmadı. Başlangıçta daha önce defalarca okuduğumuz cümleler var. Ama haberin sonuna yaklaştıkça yeni ve alışılmadık şeylerle karşılaşıyoruz. 

Hızlıca 2017’de hangi ekonomi politikalarına ağırlık verileceğini maddeler hâlinde gözden geçirelim.

  • Başta KİT’ler, maliye politikası, sosyal güvenlik ve finans olmak üzere kilit konularda reformlara devam edilecek (Uzun yıllardır tekrarlanan cümleler. Gerçi Çin yönetiminin günahını almayalım, hiçbir şey yapmıyor değiller ama bu cümleleri yıllardır okuyan fakir yazarınız “e daha bitmedi mi?” diye sormaya başladı).
  • Hukukun üstünlüğü, yatırım ortamının iyileştirilmesi, tüketim potansiyelinin harekete geçirilmesi ve ekonominin dışa açılma sürecinin devamı (bunları da ezbere yazabilirdik)
  • Ekonomik büyümenin istikrara kavuşturulması  reformların sürdürülmesi, ekonomik dönüşüm, halkın refahının artırılması ve risklere karşı savunmaya önem verilmesi (ekonomik yavaşlamayla birlikte politika metinlerine girmiş ifadeler).

Buradan sonrası biraz daha yeni ve  Merkez Komite toplantılarında nadiren görülebildiğimiz net hedefler;

  • Başlıca beş konuda kaydadeğer ilerleme; sanayideki kapasite fazlasının eritilmesi,  stokların düşürülmesi, borçların azaltılması (de-leveraging), özel sektör maliyetlerinin düşürülmesi ve zayıf halkaların onarılması.

Ama bizi gerçekten şaşırtan kısımlar haberin en sonuna kalmış. Devlet Başkanı Xi Jinping 2013’ten bu yana reformları daha etkin yürütebilmek gerekçesiyle iktidarı kendisinde toplamaya çalışmasının sonucunda ekonomi çalıştayına ilişkin açıklamaya şöyle bir ifade eklenmiş. Yorumsuz olarak çeviriyoruz: “Çin, milli güvenliğini bütün cephelerde korumak için farklı kaynakları bütünleştirmeli ve gereken önlemleri almalıdır. Ülke ayrıca merkezileşmiş, birlik içerisinde, yüksek derecede etkin ve otoriter bir milli güvenlik liderliği sistemine sıkıca tutunmalıdır”.

Acaba bu sözler müstakbel ABD Başkanı Donald Trump’ın, bir hafta önce Tayvan Devlet Başkanı ile yaptığı telefon görüşmesine  (*) karşı bir cevap olabilir mi? Yukarıda anlattığımız açıklamanın yayınlanmasından sadece bir gün sonra Çin’in Tayvan civarında nükleer başlık taşıma kapasitesi olan savaş uçaklarını uçurması bu ihtimali güçlendiriyor. Tayvan ve Doğu Çin Denizi konuları bayağı uzun, belki sonra döneriz.

GÜNCELLEME: Donald Trump, Tayvan konusunu kaşımaya devam ediyor. Pazar günü yaptığı bir konuşmada ‘Çin’in Tayvan politikasını anlıyorum ama karşılığında bir şeyler almadan neden bu politikaya bağlı olalım ki .?’ minvalinde bir şeyler söylemiş. Adamın niyeti ABD’yi bir şirket gibi yönetmek heralde. 

(*) Çin, Tayvan’ı kendi topraklarının bir parçası olarak görür ve burasının egemen bir ülke olduğuna dair her türlü söylem ve eyleme tepki gösterir. ABD de 1979 yılından bu yana Tayvan ile diplomatik ilişkilerini kesmiştir. Bu nedenle Trump’ın Tayvan yönetimiyle temas kurması Çin ve ABD’nin dışında  küresel gündemde de büyük yankı buldu. (1) (2) (3) ve diğerleri

 

Çin’de ÜFE Enflasyon Bölgesinde: Son Dönemin Gözden Kaçan Güzel Haberi

Çin’de enflasyon oranı, hükümetin yıllık olarak bir hedef belirlemesi(*) ve para politikası üzerindeki yansıması nedeniyle özellikle TÜFE’deki hareketlerin etrafında yorumlanır. Ancak 2014 yılı ortasından bu yana tüketici enflasyon oranının %2 civarında aheste bir seyir tutturması ve ekonomik yavaşlamaya ilişkin endişelerin öne çıkmasıyla fiyat verileri gündemde biraz daha geriye düşmüştü.

Son aylarda ise enflasyon verileri yeniden heyecan yaratmaya başladı. Bunun başlıca nedeni de 2012 yılı başından bu yana deflasyon bölgesinde olan üretici fiyatlarının yıllık değişim hızının yaz aylarından itibaren yeniden artmaya başlaması. ÜFE enflasyon oranı Kasım ayında % 3,3 ile son beş yılın en yüksek seviyesine ulaştı.

enflasyon üretici fiyatları

Üretici fiyatlarının pozitif bölgeye geçmesinin, piyasalarda Çin’in diğer ekonomik verileri kadar yankı bulmadığı kanaatindeyiz. Bu geri dönüş hem Çin hem de dünya ekonomisine mevcut konjonktürde çok önemli katkı sağlamaktadır. Deflasyonun zararlarını tekrar anlatmaya gerek yok herhalde. Çin’de üretici fiyatlarının yeniden artması şirketler için iyi bir haber. Fabrikalar artan fiyatların teşvikiyle üretime başlamasalar bile en azından borçlarını deflate etme imkanı bulacaklar. Bu da Çin için başlıca risklerden birisi olan yüksek borç sorununa karşı önemli bir gelişme. Küresel ölçekte bakıldığı zaman ABD ve Avrupa’da görülen ve 2017’nin ana gündem maddelerinden birisi gibi görünen “reflasyon”(**) sürecine Çin’in de olumlu katkı yapabileceği manasına geliyor.

 

(*): Çin’de son birkaç yıldır “yıllık %3 civarı” olarak açıklanan enflasyon hedefi, Merkez Bankası’nı bağlayıcı bir hedeften ziyade hükümetin ekonomi politikaları için bir referans olarak görülmelidir.

(**): Küresel krizden bu yana özellikle gelişmiş ülkelerde görülen çok düşük enflasyon (veya deflasyon) oranlarının sonunda sürekli büyümeyi destekleyecek seviyelere doğru  yükselmeye başlaması. Bunun sonucunda başta FED ve ECB olmak üzere para politikalarında da normalleşme bekleniyor.

Çin’in Döviz Rezervleri ve Dış Ticaret Dengesi: Bir Kötü ve Bir İyi Haber

Bugün Çin’de açıklanan iki önemli veri Kasım ayı döviz rezervleri ve dış ticaret dengesiydi. Döviz rezervleri piyasa beklentilerinin üzerinde bir düşüşle 3 trilyon dolara kadar geriledi. Haziran ayından bu yana zaten görülmekte olan aşağı yönlü eğilimin Ekim ve Kasım ayında derinleşmesi, Çin’den sermaye çıkışlarının yeniden derinleştiğine işaret ediyor. Dış ticaret verileri ise özellikle gelişmiş ülkelere yapılan ihracatın artışıyla pozitif bir sürpriz yaptı.

Öncelikle döviz rezervlerine bakalım. Çin’in açık ara dünyanın en büyüğü olan döviz rezervleri 2014 yılının ilk yarısında 4 trilyon dolara dayandıktan sonra düşmeye başladı ve aradan geçen 2,5 yılda 1 trilyon dolar eridi. Aslında doların aynı dönemde küresel ölçekte kaydetmiş olduğu %25’lik yükselişi hesaba katarsak bu düşüş daha sınırlı bir düzeyde kalıyor. Malum döviz rezervlerinde dolar dışı para birimleri bulunsa da bunların değerleri dolar cinsinden ifade ediliyor ve kur hareketlerinden etkileniyor (*). Nitekim Kasım ayında nominal olarak 69 milyar dolar seviyesindeki düşüş, doların Kasım ayındaki yükselişini hesaba katarsak 40 milyar dolar civarına düşüyor. Yine de Çin’in döviz rezervlerinin hızla düştüğü bir gerçek.

Çinin Döviz Rezervleri

Peki bu düşüş neden oluyor.? Elimizde birkaç önemli sebep var; (1) Çin ekonomisinin 2011 yılından bu yana hükümetin kontrolünde yavaşlaması, (2) dolar karşısında 2005’ten bu yana sürekli olarak yükselen yuanın(**) artık denge değerine yaklaşması ve tek yönlü bir hareketin kesinliğini yitirmesi ve (3) FED’in tapering politikasıyla birlikte sermaye akımlarının yeniden evine (ABD’ye) dönmeye başlaması. Tabi Çin’in önce 2015 yazında sonra da 2016 başında borsa ve döviz kurunda -biraz da kötü yönetime bağlı olarak- yarattığı dalgalanmaların da etkisini unutmamak lazım.

usd/cny

Sonuçta Mart-Eylül arasını sakin geçiren Çin’in döviz rezervleri yeniden hızlı bir düşüşe geçti. Söz konusu düşüşte büyük ihtimalle Merkez Bankası’nın yuandaki değer kaybını dizginlemek için döviz rezervlerine başvurması etkili oluyor. Merkez Bankası demişken; ülkeden sermaye çıkışını teyit eden bir başka veri de bilançoda bulunan döviz varlıkları. Çin’de sermaye hesabının kapalı olması nedeniyle ülkeye giren dövizin tamamına yakın kısmı sonunda Merkez Bankası’nın kasasına giriyor. Bu veride de döviz rezervlerindeki düşüşe benzer bir eğilimi görebiliyoruz.

doviz-cinsi-varliklar

Sermaye akımlarını kabaca takip edebileceğimiz bir başka gösterge de rezervlerdeki değişimin, bir ülke için kalıcı döviz olarak düşünebileceğimiz dış ticaret fazlası ve doğrudan yabancı yatırımlardan arındırılmış hâli oluyor. Burada da az önce bahsettiğimiz şekilde ikinci çeyrekte itibaren hızlanan bir çıkış eğilimi söz konusu.

döviz-rezervlerdeki-degisim

Çin’in döviz rezervlerindeki düşüşe ilişkin yorumlarda 1 trilyon doları giden ve 3 trilyon dolar kalan rezervlerin döviz kurunu ne kadar daha savunabileceğine ilişkin soru işaretleri dile getiriliyor. Doğrusu ilk aklımıza gelen “zor zamanlarda 4 trilyon dolar bile yetmiyorsa kan ter içerisinde rezerv biriktirmenin ne anlamı var ki” oluyor. Sonra bir ülkenin hiç döviz rezervi olmasa neler olabileceğini düşünüyoruz da normale dönüyoruz.

Ha bu arada Merkez Bankası geçtiğimiz hafta içerisinde ülkeden sermaye çıkışlarını kısıtlamaya yönelik bazı önlemler açıkladı. Fırsat bulursak belki bunun üzerine de kalem oynatırız. İşin ilginci, bizim hızla yükselen dolar yerine altın kullanımını/birikimini artırmayı düşündüğümüz bu günlerde Çin sermaye çıkışlarını (=doların yükselişini) durdurabilmek için altın ithalatını kısıtlayıcı önlemler alıyor. Bir taraf feci yanılıyor ama neyse..!

Kasım ayı dış ticaret verileri de yukarıda belirttiğimiz şekilde piyasa beklentilerinden daha iyi gelerek hoş bir sürpriz yaptı. Zaten dış ticaret verilerinde iyi-kötü bir toparlanma vardı yuan cinsi dış ticaret verileri daha iyi bir resim bile çiziyor. Kasım ayında ise gelişmiş ülkelere yapılan ihracat ve temel hammadde ithalatı verileri güçlendiren başlıca etkenler olarak karşımıza çıkıyor. Ancak Çin’in diğer gelişmekte olan ülkelere karşı ithalatında ve ihracatında henüz benzer bir toparlanma yok. Ama küresel talep zincirinin gelişmiş ülkelerden başlayıp aşağıya doğru yayıldığını düşünürsek biraz daha beklemek gerekiyor. Tabi yeni ABD Başkanı Trump’ın seçim kampanyası sırasında estirdiği fırtınaların ne kadarı icraatlarına yansıyacak, bu da küresel ticaret dinamikleri için önemli bir soru işareti ve risk.

cin-ithalat-ve-ihracat

cinin-gelismis-ulkelere-ihracati

(*): Çin’in döviz rezervlerinin kompozisyonu dünyanın en iyi korunan sırlarından birisi. Biz IMF’ye raporlama yapan bütün ülkelerin rezerv portföyündeki ağırlıkları (yaklaşık olarak %67 dolar, %33 diğer) varsayım olarak aldık.

(**): Çin’de paradan bahsederken iki ayrı kelimeyle karşılaşıyoruz. Bunlardan “renminbi-halkın parası” adı üzerinde Çin’in parasını, yuan ise paranın değerini temsil ediyor. Aradaki farkı şöyle bir örnekle anlatabilir miyim acaba: Cebinizde bir renminbi banknot var ama kaç yuan olduğunu çıkartıp üzerindeki rakamı okuyana kadar bilmiyorsunuz. Küresel ölçekte her ikisi de kabul görüyor, doğru-yanlış yok. Biz burada ve bundan sonra yuan’ı tercih edeceğiz. Bunun en basit sebebi öyle alışmış olmamız. Hem “yuan” yazarken parmaklar klavyede daha rahat akıyor. En azından bizim için öyle.

Gelişmekte Olan Ülkelerin Dramı: “Anne biz hep fakir mi olacağız?”

Ekonomi literatüründe “orta gelir tuzağı” diye bir şey olduğu malumunuz. Buna göre az gelirli ülkeler başta ucuz işgücü ve demografik etkenlerin katkısıyla rahat bir şekilde orta gelir grubuna geçebilmektedir. Ancak özellikle verimlilik artışını daha da artıracak reformların eksikliğinde ülkeler buradan yüksek gelir grubuna çıkmakta zorlanmaktadır. Bunun üzerine geçenlerde gelişmiş ve gelişmekte olan ülkeler arasındaki makasın belki de hiç kapanamayacağına ilişkin bir şeyler okuyunca da konuyu biraz eşelemeye karar verdik.

Öncelikle tanımsal bazı şeylere değinmek gerekiyor. Gelişmiş (advanced veya developed veya high-income) ve gelişmekte olan (emerging veya developing veya low&middle income) ülkeler, farklı kuruluşlar tarafından farklı şekilde gruplandırılıyorlar. Örneğin IMF’nin “gelişmekte olan ülkeler” grubunda 152 ülke bulunurken, Dünya Bankası’nın buna denk düşen düşük ve orta gelir grubunda tanımladığı ülke sayısı 139’da kalıyor. Zaten daha önce de değindiğimiz gibi artık “gelişmiş” ve “gelişmekte olan ülke” tanımları bile çok genel bulunmakta ve eleştirilmektedir. Ayrıca “gelişmişlik” tanımının sadece milli gelir gibi ekonomik göstergeler üzerinden yapılması da giderek geçerliliğini yitirmeye başladı. Nitekim Dünya Bankası da bu yıldan itibaren “gelişmiş” ve “gelişmekte olan ülkeler” tanımlarını demode oldukları gerekçesiyle terkettiğini açıkladı. Ülke gruplandırmaları konusuna gelecekteki yazılarımızda tekrar değineceğiz.

Gelişmekte olan bir ülkenin ne zaman gelişmiş ülke grubuna dahil olduğuna ilişkin ölçülebilir pek fazla gösterge bulunmamaktadır. Eldeki az sayıdaki göstergeden şu an için en geniş kabul göreni sanıyoruz ki Dünya Bankası’nın “düşük” “orta” ve “yüksek” gelir grubu sınıflandırması. 1987 yılında başlatılan bu sınıflandırmada ilk olarak yüksek gelir grubuna; kişi başı milli geliri (alıştığımız GSYİH/GDP yerine GNI-Gross National Income olarak ölçülüyor) 6000 doları geçen ülkeler dahil edilmiştir. Başlangıçta G-5 (ABD, Japonya, Almanya, İngiltere ve Fransa); 2001’den bu yana ise G-3 (ABD, Japonya ve Euro Bölgesi) ortalama enflasyon oranına göre güncellenen rakam 2015 yılında 12,475 dolar olarak belirlenmiştir. İlk grafiğimizde yüksek gelir grubu sınırını IMF’nin enflasyon tahminleri yardımıyla 2021 yılına kadar taşıdık.

yuksek-gelir-grubu-siniri

Zengin (!) olmak için hedefimizi belirlediğimize göre gelişmekte olan ülkelerin (Dünya Bankası tanımına göre üst-orta gelir grubu) performansına bakabiliriz. Aşağıdaki grafiğe bakıldığı zaman gelişim sürecinin belirgin bir şekilde ikiye ayrıldığını görmekteyiz. 1987-2001 arasındaki birinci dönemde neredeyse yatay bir hareket var ve gelişmekte olan ülkeler, gelişmiş ülkelere yakınsama konusunda oldukça beceriksiz. 2001 sonrası başlayan ikinci dönemde ise tersi şekilde -2008 krizinin bile durduramadığı- gerçek bir başarı hikayesi  görüyoruz. Gelişmekte olan ülkelerin bu dönemdeki performansı birkaç etkene bağlanabilir; (1) Çin’in Dünya Ticaret Örgütü’ne katılmasıyla küresel ekonomiye hızla entegre olması, (2) dünya ekonomisinin 2002-2007 arasında yaşadığı hızlı büyümenin yayılması ve (3) emtia fiyatlarındaki artışların son iki yıla kadar petrol ve diğer hammadde ihracatçısı ülkeleri ihya etmesi. Burada Çin’in küresel ticaret dinamiklerini yeniden tanımlaması bir defaya mahsus bir etkendi ve doğal ömrünü tamamladı sayılır (yine bir başka yazı konusu).

gelismekte-olan-ulkelerin-yakinsamasi

Ancak bu yakınsama yukarıda bahsedilen etkenlerin pozitif katkılarının ortadan kalkmaya başlamasıyla son yıllarda yavaşlamaya başlıyor ve 2015 yılında 1999’dan bu yana ilk defa gelişmekte olan ülkeler arayı kapatamıyor. Tabi burada yukarıdaki etkenlerin kaybolmasının yanı sıra Brezilya ve Rusya gibi büyük ülkelerin içinde bulunduğu krizlerin de etkisi var. Diğer yandan 2015’teki zayıf performansın, yüksek gelir sınırının son 2014 ve 2015 yıllarında gerilemesine rağmen gerçekleşmesi çok da iyi bir haber değil.

Yine de bu noktada sadece bir yıllık veriye bakarak karamsarlığa kapılmak pek mümkün değil (ki fakir yazarınız her zaman bardağın dolu tarafını görür). Teoride gelişmekte olan ülkelerin daha yüksek büyüme hızlarıyla gelişmiş ülkelerle farkı eninde sonunda kapatmasını bekliyoruz. Peki son eğilimler bu yönde mi bakalım. Bunun için gelişmiş ve gelişmiş ülkelerin toplam GSYİH (IMF) ve kişi başı milli gelir (Dünya Bankası) artış hızlarındaki farka başvuruyoruz. 1967 yılına kadar giden sıradaki grafiğimizin 2010 yılına kadar olan ilk kısmı bir önceki grafiği teyit eder nitelikte; 2001 yılına kadar toplamda net gelişme çok sınırlı, sonrasında hızlı bir yakınsama görüyoruz. 2011-15 yılları arasında ise sert bir düşüş dikkat çekiyor.

imf-ve-dunya-bankasi

2016-2021 arası IMF tahminler gelişmiş ve gelişmekte olan ülkeler arasındaki yakınsamanın bir miktar toparlanmakla birlikte 2000-2010 arası dönemdeki gücüne ulaşamayacağını gösteriyor. Dahası burada IMF tahmininin sadece ekonomik büyüme üzerine olduğunu ve gelişmekte olan ülkelerde nüfus artış hızının daha hızlı seyretmesi nedeniyle kişi başı milli gelirdeki yakınsamanın daha düşük seyredeceğini önemle vurgulamak gerekiyor. Grafikte dikkatinizi çektiyse Dünya Bankası’nın kişi başı milli gelir farkı nadir istisnalar dışında IMF’nin GSYİH büyüme farkının altında kalmış durumda.

Aslında bu eğilim birkaç yıldır kendisini hissettiriyordu ve gelişmekte olan ülkelerin gündeminde “yapısal reformlar” giderek üst sıralara tırmanmış durumda. Ancak bu defa bahsedilen yapısal reformlar geçmişteki kadar kolay değil ve bu nedenle orta-gelir tuzağına düşülmesinin ana sebeplerinden birisi. 1990-2002 arasında neredeyse her yıl bir kriz yaşamış olan ülkeler, kurumlarını ve mali sistemlerini güçkendirecek reformları hızlı bir şekilde gerçekleştirmiş ve bunun da ödülünü 2008 krizinden daha az hasarla kurtularak almışlardı. Bu defa ise yapısal reformlar eğitim, istihdam piyasası ve teknoloji gibi verimlilik artışını gerektiren adımlar. Ancak bunlar genellikle uzun vadeli kazanımlar için kısa vadeli sıkıntılar manasına geldiği için hükümetler tarafından pek tercih edilmiyor. 10-15 yılında hayır duası alabilmek için bir sonraki seçimlerde iktidarı kaybetmeyi göz alacak siyasetçi bulmak kolay değil.

Yazıyı bağlayacak olursak; gelişmekte olan ülkeler için zor bir dönem başlıyor. Gelişmiş ülkeleri ekonomik olarak yakalamak istiyorlarsa önce onlar kadar verimli olmaları gerekiyor. Konjonktürel olarak desteklenmedikleri yıllarda bu adımları atmak ise hiç kolay değil. Sezercik bir süre daha fakir kalacak gibi…

Züccaciye Dükkanına Girmiş Çin Gibi

Başlangıç yazımızda Çin ekonomisinin ulaştığı büyüklük nedeniyle artık gelişmekte olan ülke (GOÜ) verilerini birleştirdiğimiz zaman Çin dışındaki ülkelerin etkisi giderek ortadan kaybolmakta olduğundan bahsetmiştik. Şimdi de bu çarpıklığı görsel bir şekilde ortaya koymaya çalışacağız.

Çin’in son 35 yılda hızla büyüyerek dünyanın en büyük ikinci ekonomisi olduğunu zaten biliyoruz. Hatta Satın Alma Gücü Paritesi’ne (SAGP) göre bakarsak, ABD’yi çoktan geride bıraktı. İşte insanlık tarihinin gördüğü en büyük ekonomik kalkınma öyküsü artık dünyanın birçok yerindeki ekonomistler için bir sorun yaratmaya başladı. Çin’in özellikle -bir çok ekonomik tanıma göre dahil olduğu- gelişmekte olan ülkeler içinde geldiği konum çok daha sarsıcı. Buradaki 19 ülke*, IMF tanımıyla 152 tane olan GOÜ ekonomisinin %80’ini oluşturuyor, yani buradan sonraki analizlerimiz için yeterince açıklayıcı bir alt küme.

gou-pay

Diyelim ki gelişmekte olan ülkeler için bir büyüme grafiği çizmek istiyorsunuz. Bunun en kolay yolu basit aritmetik ortalama almaktır. Bunu yaptığımız zaman da bütün GOÜ’deki büyüme hızının, Çin hariç büyüme hızından çok da farklı olmadığını görüyoruz.

basit-ortalama

Tabi ki azıcık iktisat okumuş herkes, bu hesap yapılırken mümkünse ülkeleri ekonomik büyüklüklerine göre ağırlıklandırmanın daha doğru sonuçlar vereceğini bilir. Biz de söz konusu düzeltmeyi önce dolar cinsi cari fiyatları, sonra da SAGP’yi kullanarak yapıyoruz ki her iki yöntemi de savunacak okurlar mutlu olsunlar (bizim tercihimiz cari fiyatlar).

agirlikli

Her iki yöntemde de net bir şekilde görülüyor ki Çin tek başına GOÜ’deki büyüme hızını göz ardı edilemeyecek kadar yukarı çekiyor. Mesela cari fiyatlarla büyüklüklerine göre ağırlıklandırdığımız GOÜ 2015 yılında %4.7 büyümüş görünürken, bu gruptan Çin’i çıkardığımız zaman büyüme hızı bir anda %2.7’ye düşüveriyor.

İşte bunun içindir ki artık büyüme, sanayi üretimi, dış ticaret gibi tercihen büyüklüklere göre ağırlıklandırılması gereken verilerde GOÜ’den bahsederken “Çin dahil” ve “Çin hariç” iki ayrı hesaplama yapmak daha doğru görünüyor.

Tabi Çin çıkınca Brezilya, Rusya ve Hindistan gibi ülkeler GOÜ evreninde baskın hâle geliyorlar ama bu üç ülkenin toplamı bile Çin’in oldukça gerisinde kalıyor. GOÜ’ler arasındaki bu ve benzeri ayrışmalar son yıllarda “gelişmekte olan ülke” tanımının yetersizliğine ilişkin tartışmaları da beraberinde getirmeye başladı. Hatta Financial Times’ın bu konuya adadığı özel bir bölümü bile var. Ama bunlar başka yazıların konuları…

 

 

*: Arjantin, Brezilya, Çin, Endonezya, G. Afrika, G. Kore, Hindistan, Kolombiya, Macaristan, Malezya, Meksika, Peru, Polonya, Rusya, Şili, Rusya, Tayland, Tayvan, Türkiye.